Radyolar Dijitalleşme ve Sosyal Medyanın Neresinde?

 

Medya profesyoneli olan İlkim Kocamaz, yeni yazısında radyoların dijital kimliklerine değinerek, ‘sosyal marka nasıl olmamalı?’ sorusunu yanıtladı!

 

İşte İlkim Kocamaz’ın Yeni Yazısı!

 

Uzun zamandır bu konuda bir yazı yazmayı düşünüyordum ama bana hemen yazmam için ilham veren bugün gördüğüm bir radyo programı paylaşımı oldu!

 

Radyolar, televizyonlar ve yazılı basın, misyonları gereği zaten içerik üreticisi olarak çalışırlar: Röportajlar, listeler, haberler, özel program ve yazı dizileri sosyal medya için de zengin birer içerik kaynağıdır. Peki bu avantajı dijital dünyada ne kadar kullanabiliyorlar?

 

Özünü koruyarak dijitalleşebileşmek vizyon ister!

Dijitalleşme çağında geri kalan sektörlerden birinin radyo olduğu bir gerçek… Dijitalleşme sürecini en başarılı şekilde yöneten medya şirketleri de bünyelerindeki radyo markalarını geri plana düşürerek bunu yaptığı için maalesef yalnızca müzik platformları haline geldiler ve özellikle de sosyal medyaya bakıldığında bu radyo markaları yayıncılarının gerisine düştü.

 

Sosyal marka iletişimi iletişimsiz olur mu?

Oysa ki sosyal medya, bir zamanlar radyolarla dinleyici arasında mektup ile, faks ile, mail ve SMS ile yapılan etkileşimin bugün gerçekleştiği yeni mecra. Gelin, görün ki bu mecrayı profesyonel marka iletişimi ile ama samimiyeti de koruyarak kullanabilen çok az radyo var. Bunlardan ilk aklıma gelen, Alem FM. Animasyonlu içerikleri, takipçileri ile etkileşimi önemsemesi, sosyal sorumluluk çalışmaları, özel etkinliklerindeki aktif kullanımları ve yayıncılarının her birinin kişisel paylaşımlarıyla radyoya omuz vermesi ile Alem FM’in sosyal marka yönetimini ciddiye alan bir radyo olduğunu net olarak söyleyebilirim.

 

Amatör ruh mu, profesyonel anlayış mı?

Web ve daha sonra sosyal medya hayatımıza girdiği zamanlarda, yapılacak işler programcılar arasında bölüştürülürdü: Biri müzik haberlerini, diğeri listeyi günceller; her programcı kendi yayınında sosyal medyayı kullanmaktan sorumlu olurdu. Bugün birçok medya kuruluşunda bu işler için bir web ve sosyal medya yöneticisi çalışıyor. Buna rağmen radyolar, dijitalleşmede olduğu gibi, sosyalleşmede de çağın gerisinden geliyor ve eski güzel günlerini aratıyor…

 

Gerçeği boşluğa düşüren sanal markalar

Bot takipçi ve otomatik beğeni hizmeti satın alarak güçlü marka algısı yaratmaya çalışan radyo hesaplarını Twitter ve Instagram’ın yeni politikaları çok üzüyor: Gerçek olmayan aktiviteler birkaç ayda bir ayıklamaya tabi tutuluyor. Diğer yandan, gönderileri incelediğinizde tek bir yorumun dahi olmaması insanı hayrete düşürüyor. Dinleyicilerini takipçileri haline getirememiş, onların hayatlarına dokunabilecek içeriklerle özel bir iletişim kuramamış radyoların yayındaki iletişim becerilerini sorgulamaz mısınız?

 

Yayıncı yoksa, hayat yok!

Radyoların bir diğer sorunu da, müzik sağlayıcı gibi otomize bir şekilde çalışmaları… Çoğu radyonun 1 ya da 2 yayıncısı var. Oysa ki radyoların popüler olduğu yıllarda dinleyiciler için her yayıncı aslında bugünün ‘influencer’ları ve ‘yaşam koçları’ gibi algılanırdı. Yayıncıların önerdikleri filmlere, haberlere, etkinliklere itibar edilir, trafikten iletişime kadar yayından paylaştıkları motivasyonel yönlendirmelerin peşinden gidilirdi. Artık yayıncısı olmayan radyoların hayata dair bir felsefesi de, söyleyecek sözü de yok.

 

İyi olma yarışının finali böyle mi olmalıydı?

Özen ve kalite kaybı ise dikkat çekecek kadar fazla… Özel radyolar açıldıktan bir süre sonra yoğun bir ‘iyi ve doğru olma’ baskısına maruz kalmışlardı. Devlet radyolarının düzgün, dikkatli ve formal iletişiminden sonra gelen özgürlükle herkes keyfince yayın yapmaya başlamıştı. Bu sınırsızlık beraberinde yaratıcı işler kadar basitliği, gelişigüzelliği, boş konuşmaları da getirmişti. Özel radyoculuk, onu aşağıya çeken kendi içindeki bu kötülerden sıyrılarak bu radyoların güzel yanlarını ortaya koymak durumundaydı. Farklı müzik tarzları ile, farklı formatlar ile herkesin beğenisine uygun sunulan zengin alternatifleri, zaman içinde bir yayıncılık etiği, özeni ve profesyonelliği ile harmanlamayı başardılar. Peki sonra ne oldu? Otomasyon ile sayısı azaltılan deneyimli yayıncıların bir kısmı da, beklentisi düşük, daha ucuz alternatifleri ile değiştirildiler. Radyoyu ayakta tutan ayakları tek tek devirdiler ve bununla beraber ortaya çıkan reklam kaybını telafi etmek için o radyo markasına uygun olup olmadığına bakmadan popüler isimlere yayın verdiler. Bu çalışma radyolardan çok, güncel kalmalarını sağladığı için o isimlere değer kattı.

 

Haluk Levent’in küllerinden yeniden doğuşu gibi sosyal medyanın gücünü kullanarak ivme yaratacak bir radyo çıkar mı? Bunun için vizyon ve strateji değişikliği lazım. Cesaret ve yaratıcılık da cabası… Yayıncısı olmayan bir radyo kiminle beyin fırtınası toplantısı yapacak ki, reklamcılarla ya da muhasebecileriyle mi? Zor.

 

Sosyal marka nasıl olmamalı?

Gelelim bana ilham veren paylaşıma… Hani özel radyoculuğun başladığı dönemde TRT ile kıyaslanma baskısından nasıl muzdarip olduğundan bahsettim ya sizlere, işte bu ileti bugün önüme düştü:

 

 

Bu bir program iletisi ve paylaşan hesap bir özel radyo değil: Görsel bir yerden alıntı, kenarındaki watermark bile silinmemiş. Ne programcının adı var, ne radyonun logosu, ne iletişim bilgileri, ne de programın saat vb. bilgileri… Türkçe ve imla kullanımı konusunda yorumu size bırakıyorum. Yayıncılık yapan bir markanın böyle bir gönderi paylaşması kabul görebilir mi?

 

Bir radyonun yöneticisi, yayıncı kadrosu, pazarlama kadrosu,yayınladığı reklamların kalitesi, web sitesi ve sosyal medya hesapları attıkları her adımda o radyo markasının temsilcisidir. Bu bilince erişemeyen radyoların uzun vadede itibarlarını koruması mümkün değildir.